TÜRKİYE GÜNLÜK KORONAVİRÜS TABLOSU Toplam İstatistikler
  • BUGÜNKÜ TEST SAYISI 306.563
  • BUGÜNKÜ HASTA SAYISI 59.187
  • BUGÜNKÜ VEFAT SAYISI 273
  • BUGÜNKÜ İYİLEŞEN SAYISI 52.104
Köşe Yazısı

Muhsin Başkanın Şahadetinin 12. Yılında Kanayan Kamu Vicdanı (Nurettin Konaklı Yazdı )

Şehit Muhsin Yazıcıoğlu Başkanla tanışmamız 1998 yılında değerli ortaokul arkadaşım Osman Katipoğlu vesilesi ile oldu. Gerek devlet bakanlığı danışmanlığımda ve gerek DPT uzmanlığımda zaman zaman daha çok Sivas yatırımlarıyla ilgili..

Muhsin Başkanın Şahadetinin 12. Yılında Kanayan Kamu Vicdanı (Nurettin Konaklı Yazdı )

Şehit Muhsin Yazıcıoğlu Başkanla tanışmamız 1998 yılında değerli ortaokul arkadaşım Osman Katipoğlu vesilesi ile oldu. Gerek devlet bakanlığı danışmanlığımda ve gerek DPT uzmanlığımda zaman zaman daha çok Sivas yatırımlarıyla ilgili taleplerine yardımcı olurdum. Bu güzel ilişki oğul Furkan’ın sünnet programına davetine ve 2002 genel seçimlerinde kendilerine konuşma hazırlama desteğine ve rahmetli oluncaya kadar zaman zaman muhtelif ortamlarda karşılaşarak sevgi ve saygı içerisinde sürdü.

2002 Genel Seçimleri sonrası Ankara Hekimevi’nde yaklaşık 40 kişilik akşam yemeği oldu, fakiri de çağırmışlardı. Yemekte Büyük Birlik Partisinin (BBP) seçimlerde %7 oy beklenirken %1,5’te kalınmıştı, bunun değerlendirilmesini bekledim. Gel gör ki en az siyaset, en çok dava ve hatırat konuşuldu. Anladığım siyasetten ziyade Türkiye için ilkeli duruş, inanılan doğruları dillendirmek, barajı geçmekten öte sıratı geçme hesabı gözüküyordu.

Dikkatlerden kaçması mümkün değil Muhsin Yazıcıoğlu’nun Şahadetinin 12. yılı özellikle sanal dünyada bir anma mesaj bombardımanına dönüştü. Bu şunu gösteriyordu kamu vicdanı bu suikast ölümü kabullenememiş, vicdanlar azaba gelmiş ve kamu vicdanı olarak ağlamaya yükselerek devam ediyordu. Yine anlaşılıyor ki buna sebebiyet verenlere karşı nefret ve kamu laneti de artarak devam etmektedir.

Nitekim BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun oğlu Furkan Yazıcıoğlu, Babasının vefatının 12. yılı nedeniyle yaptığı yazılı açıklamada kanayan kamu vicdanına hem tanıklık hem de tercüman oldu: (*)

“O derdi ki; “Ben çocukluğumdan beri bir şeye söz verdim. Arkasını önünü görmediğim, bilmediğim hiçbir güce yaslanmayacağım. O emperyalist devletlerin, güçlerin hiçbir zaman uşağı olmayacağım. Onlar beni yönetmeyecekler. Onlar beni yönlendirmeyecekler. Ben, Anadolu insanıyla bunu yapacağım dedim. Bunları biz çözeceğiz, biz aşacağız dedim.” Nitekim O, bu sözleriyle, mücadelesinin merkezine Anadolu’yu yerleştirirken, bir yol başçı olarak yoldaşlarının da ancak Anadolu insanı olacağını açık seçik ortaya koyuyordu.

Hayat denilen emaneti adil şehadetle çerçeveleyip siyaseti, günceli aşan bir şuur çerçevesinde, zulme karşı adaleti savunarak hakkı tutup kaldırmanın bir yöntemi haline getirmek olarak gören liderimizin, izdüşümlerini birçok makalesinde, röportajında, konuşmasında göreceğimiz yukarıdaki sözlerinin, şehadetle şekillenmiş ecelinin sebepler dairesinde failini de deşifre ettiğini görmemiz gerekmektedir.

Bir tarafıyla bu toprakların değeriyle mücehhez şuurun, anın vacibini yerine getirmek adına, egemen güçlerin candan aziz bildiğimiz bu topraklar üzerine yaptıkları hesapları görmek ve yine kalkış noktası bu toprakların değerleri olmak üzere bir strateji geliştirmek için devamlı tetikte olmak gerekiyordu. Nitekim, O, bir dünya okuması yapıyor, egemenin stratejisini temelini de aşağıdaki sözlerde olduğu gibi deşifre ediyordu:

“Amerikalıların, 1995’te yayımlanan bir araştırma raporu var. Raporda benim için; ‘Uyuyan bir aslan, bir gün uyanırsa’ ifadeleri geçiyor. Tüm hesapları ona göre yapıyorlar. Bu uyuyan aslan ayağa kalkarsa kim korkar? Anadolu insanı korkar mı? Açıkça ‘engelleyin’ diyorlar.” Peki ne yapmak gerekiyor? Hep yaptığı gibi fedakârlık:

“Eğer ben yapmam gereken bir şey ile karşı karşıyayım da siyasi hesap yapıyorsam, eğer ben yapmam gereken bir şey var da şahsi ikbalimi düşünüyorsam, eğer yapmam gereken bir şey var da canımın hesabını yapıyorsam Allah beni kahretsin.’’

Böylesi bir şuurla şekillenmiş bir dava ve mücadele adamının oğlu olmak; daha da önemlisi O’nun “kutlu bir misyonla tarih yazmış Türk milletinin” yeniden tarihe çıkacağına ilişkin inancının taşıyıcılarından biri olmak…

Çocuk yaşta kaybettiğim babamın yokluğunda omuzlarıma binen yükün bilincindeyim. Maalesef, deyim yerindeyse karartma çabalarını net bir şekilde gördüğümüz bir sürece ve hatta gerçeği yok edecek derecede ortalığa yayılan bilgi kirliliğine rağmen bilincimi hep diri tutmaya çalıştım, olayla ilgili hakikatin ortaya çıkması ve adaletin sağlanması adına gayret gösterdim.

Benim tek derdim var: Adalet ve hakikat. Yunus Emre’nin dediği gibi “Yarattı Hak dünyayı, Peygamber dostluğuna/Dünyaya gelen gider, baki kalası değil.”

Yukarıda ifade ettiğim gibi şehadetle bezenmiş ecelle babamı aldı Rahman. Lakin, kalleş bir pusu, kör bir anafor, onun şehadet sürecinin üzerini örtmektedir. Demem o ki, adalet açık ve nettir ne var ki, bizim davamızda kalleşin kurduğu pusunun oluşturduğu anafor devam etmektedir. Tam da bu yüzden çok yönlü bir uğraş, uzun erimli bir savaş vermemiz gerektiğinin bilincindeyim.

Şehadetinden sonra da istikametimi; toplumumuzun babamın şahs-ı manevilerine gösterdiği teveccühe olan saygım, aldığım kültür ve terbiyem belirledi.

Babam, hayatını kimseye diyet borcu olmadan yaşadı. İcazet için milletinden başka hiçbir merciye, güç odağına başvurmadı. Talimatı yalnızca vicdanından aldı. Bahsini ettiğim bu üç husus, popülizme müptela siyasetçilerin dillerine pelesenk oldu. Kendilerine uzatılan her mikrofona, bıkmadan usanmadan bu erdemlerden söz ediyorlar. Muhsin Başkanın yokluğunda oluşan boşluktan doğan her fırsatı, ona yakınlığından dem vurarak nemalanma sahası olarak görenler unutmamalıdırlar ki Liderim, bu milletin varlık, birlik ve beraberliğine adanmış ömrü ile inandığı değerlere hizmet yolunda adını tarihin şeref levhalarına kanıyla yazmıştır. Nice şehitlerimizin ve babamın kanıyla açılan bu yolda yürümek en başta bizlerin ve davamıza inanan, bizimle aynı yöne bakanların bir vatan borcudur.

25 Mart 2009; ne tarihlerden bir tarih ne de karlı bir kış günü alışılagelmiş yerel seçim süreçlerinin yürütüldüğü günlerden biridir… 15 Temmuz darbe girişimine giden yolda sıkılan ilk kurşun, vesayet laboratuvarlarında hazırlanmış zehirdir.

O tarihte yaşanan hazin olay milletimizi derin bir hüzne sürüklemekle beraber bizlere devletimizin idaresi hakkında çok şey öğretti. Bu yıllarda, devletin en mahrem noktalarına ve bürokrasiye hâkim olan ihanet çetelerinin ne gibi manipüle edici kabiliyetlere sahip olduklarına acı tecrübelerle şahit olduk. Tüm mekanizmaları kan dondurucu şekilde zafiyete uğramış bir idari teşkilat ile karşılaştık. Nitekim o gün tüm ısrarlarımıza rağmen sorgulanmayan birçok mesele, bugün geldiğimiz noktada memleketimize ağır bedeller ödetmiştir.

Bizler; devlete ve adalete inanç ve itibar kaybı yaşatacak cümleler kurmaktan imtina eden bir çaba içerisinde, dağlarda yaşananları tek tek yetkililere iletirken, üst üste gerçekleşen ihmaller zincirini görmezden gelmeyi tercih eden makam sahiplerinin “Kazadan kaza çıkarmayın” iddialarına maruz bırakıldık.

Olaydan hemen sonra olay mahalline, ikinci bir helikopterle inen hainlerin, helikopterin üzerindeki en önemli cihazları sökmeleri, apaçık bir delil karartma operasyonu değil de nedir? Cihazları söken bu hainler; mahkemede bırakın bir zerre yüzlerinin kızarmasını, insanları kontrolden çıkarmak istercesine bir pişkinlikle “hatıra olsun diye söktük“ diyebilmişler ve ne yazık ki yaklaşık 11 yıl boyunca da adi hırsızlık suçundan yargılanmışlardır. Ancak unutulmamalıdır ki kaza denilerek en hafif ifade ile ihmal ve ihlal sorumluluklarından aklanma çabası içerisinde olanlar, millet vicdanında kurulan mahkemelerde mahkûm olmaktan kendilerini asla alı koyamayacaklardır.

Bazı gerçekleri akıl ve mantık terazisinde değerlendirdiğimiz vakit ortaya organize bir operasyon resminin çıkması, buna rağmen millet aklı ve devlet iradesi ile dalga geçercesine mahkemelerde duyduklarımız, geleceğe dair kaygılarımızı artırmaktadır. 12 yıldır devam eden yargılama sürecinde …. Türk milleti adına yargılama yetkisini kullananların gelmiş olduğumuz noktada, olayın vukuundan beri gözler önünde olan suikast gerçeği ile yüzleşmelerinin zamanının geldiğine inanıyorum.

Liderimizin arkasından, mahkeme salonlarında esamesine rastlayamadığımız adaletin 12 yıllık muhasebesini yapmak artık zorunluluk haline gelmiştir.

Muhsin Yazıcıoğlu isminin ülke sathını aşmış olan karşılığını bilmesi gerekenlerin sağduyulu ve itidalli yaklaşımlarımızı yanlış anlamaması gerekmektedir.

Sağımıza solumuza, önümüze arkamıza bakmadan, ucu kime, neye dokunursa dokunsun, nereye giderse gitsin, son nefesimizi verene kadar bu davanın peşini bırakan namerttir. Biz bıraksak çocuklarımız, onlar bıraksa tarih bırakmayacaktır. “Bende ve arkadaşlarımda döneklik olmaz” diyen liderimizi mahcup etmeyeceğiz. Kişisel ikbal, hırs ve siyasi kaygılar ile liderimizin sözlerine halel getirmek, bizim için Türk milletine karşı yapılacak en büyük ihanettir.

Siyaset mevzilerinin bekçileri zaman zaman anılardan faydalanabilir, millete mâl olmuş şahsiyetlerden örnekler vererek pozisyonlarını kutsama gayesi içerisinde bulunabilirler. Fakat liderimizin duruşu bizler için siyaset üstüdür. İçi boşaltılmış kavramlar kervanına eklenen ‘siyaset üstü’ tabirinin üstünkörü okunup geçilmesi riskine karşın şunu belirtmek durumundayım. Siyaset üstü olmak; hissesine çileden başka bir şeyin düşmediği siyaset arenasından tek bir nimete bile talip olmamaktır. Siyaseti, statü atlama aracı olarak görmemektir. Bugün için yaşanan gelişmeler; olayın aydınlanması açısından çok önemli olmalarının yanı sıra, sadece Muhsin Yazıcıoğlu’nun katillerini değil; Türkiye’nin suikast timlerini ortaya dökmektedir.

İnanıyorum ki geldiğimiz bu noktada, söylemekten tükenmediğimiz gerçeklerle sonuca ulaşacağız. İğneyle kazımak zorunda kaldığımız bu kuyudan daha neler çıkacak hep birlikte göreceğiz.

Açıklamamı nihayete erdirirken başta Şehit liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu olma üzere vatanını canından aziz bilen tüm şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.”

Muhsin Yazıcıoğlu’nun oğlu Furkan Yazıcıoğlu babasının şehadetinin 12. yılı nedeniyle yaptığı yazılı açıklamayı tarihi bir belge olarak yazıma aldım, diyecek çok şey var, Muhsin Başkan atının üstünde, alnı ak yaşıyor, er meydanında dolaşıyor.  Hapishanede en zalimce zulmü yapanlar, şahadetine kastedenler, şahadetinden sonra her türlü olayı saklama ve örtme ihanetini yapanlar, bu suikasta karıştığı iddia olunan savaş uçaklarının hala kokpitlerinin incelemesini yapmayanlar … varsa vicdanınız kanıyor mu? Çünkü kamu vicdanı; bu ve benzeri suikastları kabullenemedi, kanamaya devam ediyor.

Başta Muhsin Başkan olmak üzere, Hulusi Sayın, Eşref Bitlis, Bahtiyar Aydın, Cem Ersever gibi bildiğimiz, bilmediğimiz ölümleri kamu vicdanında kabul görmeyen milli şahsiyetlere Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun inşallah. Rabbim Yazıcıoğlu ailesine sağlık, esenlik ve sabrı cemil ihsan eylesin

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL